Dünya

Alman sosyolog: Almanya'da demokrasiyi korumak için tasarlanan sistem bugün aşırıcılığı besliyor

Alman sosyolog Steffen Mau, aşırı sağdaki AfD’nin yükselişini Doğu-Batı Almanya arasındaki kimlik ve ekonomik eşitsizlikler, Nazi geçmişiyle hesaplaşma, kurumlara güvensizlik ve ekonomik durgunluk üzerinden değerlendirdi. Mau, demokrasiyi aşırıcılıktan korumak için oluşturulan mekanizmaların, sorunların çözülemediği algısıyla bugün radikalleşmeyi de besleyebildiğini savundu.

Alman sosyolog Steffen Mau, Almanya’da aşırı sağın yükselişini Doğu-Batı ayrımı, Nazi ve Doğu Almanya geçmişiyle hesaplaşma, ekonomik durgunluk ve siyasi kurumlara duyulan güvensizlik üzerinden değerlendirdi. 

Mau’ya göre Almanya’da demokrasiyi aşırıcılığa karşı korumak amacıyla oluşturulan güçlü hukuk sistemi, kuvvetler ayrılığı ve denetim mekanizmaları, sorunların etkili biçimde çözülemediği algısını güçlendirerek bugün paradoksal biçimde radikalleşmeyi de besleyebiliyor. 

Berlin Humboldt Üniversitesi’nde makrososyoloji profesörü olan ve Ekim 2025’ten bu yana Göttingen’deki Max Planck Siyasi ve Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde Eşitsizlik, Dönüşüm ve Çatışma Bölümü’nü yöneten Steffen Mau, Le Monde’a verdiği röportajda Almanya’da AfD’nin yükselişinin arkasındaki toplumsal ve tarihsel dinamikleri anlattı. 1968’de eski Doğu Almanya’daki Rostock’ta doğan Mau, özellikle Doğu Alman kimliğinin aşırı sağın yükselişindeki rolüne dikkat çekti. 

“AfD’ye artık yalnızca protesto amacıyla oy verilmiyor”

Mau, AfD’ye verilen desteğin yalnızca mevcut hükümete ve geleneksel partilere yönelik tepkiyle açıklanamayacağını söyledi. Sosyoloğa göre seçmenlerin önemli bir bölümü artık AfD’ye siyasi görüşlerini benimsediği için oy veriyor.

Mau, göçmenleri geri gönderme, Rusya ile ilişkilerin yeniden kurulması, eurodan çıkılması ve geleneksel aile modelinin teşvik edilmesi gibi AfD politikalarıyla kendisini özdeşleştiren seçmen grubunun genişlediğini belirtti.

AfD’nin aynı zamanda Almanya’nın Nazi geçmişinin ağırlığını azaltmaya yönelik bir söylem geliştirdiğini belirten Mau, partinin kurucularından Alexander Gauland’ın Nazi dönemini Alman tarihinin bütünü içinde küçümseyen açıklamalarını ve AfD’li Ulrich Siegmund’un bu döneme gereğinden fazla önem verildiği yönündeki görüşlerini örnek gösterdi. 

Almanya’nın geçmişle hesaplaşması

Mau’ya göre Almanya’da geçmişle hesaplaşmaya büyük önem veriliyor. Hem 1933-1945 arasındaki Nazi dönemi hem de 1949-1990 arasındaki Doğu Almanya diktatörlüğü, ülkenin kolektif belleğinde önemli bir yer tutuyor. Devlet, toplumun bu iki dönemle yüzleşmesine yönelik resmi çalışmalar yürütüyor; bu alanda çalışan uzmanlar ve kurumlar bulunuyor.

Geçmişe ilişkin güçlü bir resmi anlatının özel alanda karşı anlatılar yaratabildiğini belirten Mau, bunun özellikle eski Doğu Almanya konusunda görüldüğünü söyledi.

Doğu Almanya’nın bir diktatörlük olduğu, Berlin Duvarı’nın insanları hapsettiği ve sınırı geçmeye çalışanların öldürüldüğü sürekli hatırlatılırken, bazı Doğu Almanların buna kendi gündelik yaşam deneyimleri üzerinden karşılık verdiğini belirten Mau, bu yaklaşımı “Hayat aslında kötü değildi, arkadaşlarımız vardı, eğleniyorduk” düşüncesiyle özetledi. 

Doğu Almanya’da Nazi geçmişiyle hesaplaşma eksik kaldı

Mau, eski Doğu Almanya’nın Nazi geçmişiyle Batı Almanya ile aynı şekilde hesaplaşmadığını da savundu.

Doğu Almanya’da insanların kendilerini doğal olarak antifaşist kabul ettiklerini ve bunun devletin resmi söylemi olduğunu belirten Mau, siyasi elitlerin bir bölümünün Nazi döneminde sürgüne gitmiş, hapse atılmış veya direnişe katılmış olmasının bu anlatıyı güçlendirdiğini söyledi.

Ancak Mau’ya göre gerçek daha karmaşıktı. Nazi Partisi NSDAP’ye üye olmuş çok sayıda kişi daha sonra Doğu Almanya’nın iktidar partisi Almanya Sosyalist Birlik Partisi’ne katıldı. Hatta eski Nazi yetkilileri ile Nazi Almanya’sının silahlı kuvvetleri Wehrmacht’ın üst düzey mensuplarını devlet sosyalizmine entegre etmeyi amaçlayan bir siyasi parti de bulunuyordu. 

Doğu ile Batı arasındaki kimlik farkı devam ediyor

Mau, Almanya’nın yeniden birleşmesinden onlarca yıl sonra Doğu ve Batı arasındaki kimlik farklılıklarının ortadan kalkmadığını düşünüyor.

İki Almanya’nın siyasi kültür ve toplumsal yapı açısından önemli farklılıklara rağmen birleştiğini belirten Mau’ya göre Doğu Almanlar, Federal Almanya’ya uyum sağlamak için sosyalist geçmişlerini geride bırakmaya çalışırken kendilerinden önce Batı Almanya’ya gelmiş göçmen topluluklarıyla karşılaştı.

Yeniden birleşmenin ardından Doğu Almanların kimliklerini öne çıkarmamaya ve sisteme uyum sağlamaya çalıştığını söyleyen Mau, bugün ise kendine özgü bir Doğu Alman kimliğinin yeniden görünür hale geldiğini belirtti. 

Bu kimlik, Doğu Almanya dönemini hiç yaşamamış genç kuşaklarda da görülüyor. Mau, bunu göçmen ailelerin ikinci ve üçüncü kuşaklarında görülen kimlik arayışına benzetiyor: İlk kuşak uyum sağlamaya çalışırken sonraki kuşaklar ailelerinin kökenlerine ve geleneksel kimliklerine yeniden yönelebiliyor.

Mau’nun aktardığı kamuoyu araştırmalarına göre Doğu Almanların yüzde 60’ı kendisini hâlâ “ikinci sınıf vatandaş” olarak görüyor. 

AfD Doğu Alman kimliğini siyasi güce dönüştürüyor

Mau’ya göre AfD bu kimlik duygusunu siyasi bir araca dönüştürmeyi başarıyor.

AfD’li Björn Höcke’nin Doğu Almanlara ülkenin “öncü gücü” olduklarını söylemesini örnek gösteren Mau, bu söylemin Doğu Almanların kendilerine bakışını değiştirdiğini belirtti.

Batı Almanların büyük bölümü Doğu ile Batı arasında artık önemli bir fark bulunmadığını düşünürken, Doğu Almanların çoğunun bu ayrımı hâlâ anlamlı bulduğunu söyleyen Mau, söz konusu duygunun yalnızca yaşlılarda değil, gençlerde daha da güçlü olduğunu ifade etti. 

Doğu Almanlar kiralarını artık Batı Alman ev sahiplerine ödüyor

Mau, Almanya’nın yeniden birleşmesinin ardından Doğu’ya aktarılan büyük miktardaki kamu kaynağının, ekonomik ilişkinin yalnızca bir tarafını gösterdiğini belirtti. Batı Almanya’da sık sık, Doğu’ya yaklaşık 2 trilyon euro aktarıldığı ve Doğu Almanların buna yeterince “minnettar olmadığı” yönünde bir söylem bulunduğunu söyleyen Mau, buna karşılık mülkiyet, tarım ve şirketler üzerinden Doğu’dan Batı’ya önemli miktarda özel servet transferi gerçekleştiğine dikkat çekti.

Doğu Almanya’nın Almanya’nın birleşmesi sürecinde eski Doğu Almanya’nın devlete ait işletmelerini özelleştirmek veya tasfiye etmekle görevlendirilen kamu kurumu Treuhandanstalt tarafından satılan şirketlerin yalnızca yüzde 5’inin Doğu Almanların eline geçtiğini belirten Mau, yeniden birleşmenin ardından Batı Almanlara Doğu’da ev satın almaları için büyük vergi indirimleri sağlandığını söyledi. Bunun sonucunda bugün çok sayıda Doğu Alman kiracının kirasını Batı Almanya’da yaşayan mülk sahiplerine ödediğini ifade etti. 

Mau, ekonomik kaynakların Batı’ya aktarılmasının bir başka boyutunun da genç ve yüksek eğitimli Doğu Almanların göçü olduğunu belirtti. Bu kesimin Batı Almanya’ya giderek ülkenin batısındaki üretkenlik ve ekonomik büyümeye önemli katkıda bulunduğunu söyleyen Mau, söz konusu katkının ekonomik değerini 80 ila 100 milyar euro arasında hesapladığını aktardı.

Doğu Almanya ekonomisinin yeniden birleşmenin ardından yıllık yüzde 5’in üzerinde büyüdüğü dönemler olduğunu hatırlatan Mau, ancak Doğu Almanların bu süreçte büyük ölçüde Batı’da üretilen ürünleri satın aldığını belirterek, Doğu ile Batı arasındaki ekonomik transferlerin net bilançosunun hesaplanmasının son derece güç olduğunu vurguladı.

“İnsanlar siyasi sistemin içinde sıkışmış hissediyor”

Mau, bazı AfD seçmenlerinin partinin yükselişini 1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılmasına benzetmesini de değerlendirdi.

Sosyoloğa göre iki dönem arasındaki temel benzerlik, insanların değişmeyen katı bir siyasi sistem içinde sıkıştıklarını hissetmeleri ve bir anda bu sistemi değiştirebileceklerine inanmaları. Mau, liberal demokrasinin gerçekleştirilmesi mümkün olmayan vaatlerde bulunamamasının da AfD’nin söylemi karşısında cazibesini kaybetmesine yol açtığını savundu. 

"AfD’nin demokrasi anlayışı çoğunluk iradesine dayanıyor"

Mau, AfD’nin savunduğu demokrasi anlayışı konusunda da eleştirilerde bulundu. Sosyoloğa göre AfD, azınlık haklarını, denge-denetleme mekanizmalarını ve kuvvetler ayrılığını içeren liberal demokrasi anlayışını benimsemiyor; bunun yerine halkın asli iradesi olarak tanımladığı çoğunluk iradesinin doğrudan siyasete yansımasını esas alıyor.

Mau ayrıca AfD seçmenlerinin, kendi görüşlerinin Alman toplumunda gerçekte olduğundan çok daha yaygın olduğunu düşündüğünü söyledi. Yaptıkları bir araştırmaya göre Almanların yüzde 70’i, ülkede çalışan ve vergi ödeyen yabancıların Almanlarla aynı sosyal yardımlardan yararlanmasını destekliyor. Ancak AfD seçmenleri, Alman toplumunda bu görüşü paylaşanların oranının yalnızca yüzde 20-30 olduğunu tahmin ediyor.

Covid-19 döneminin etkisi sürüyor

Mau’ya göre Covid-19 salgınının AfD seçmenleri açısından hâlâ önemli bir siyasi konu olmasının arkasında da devlet kurumlarıyla kurulan zayıf ilişki bulunuyor.

Doğu Almanların devlet kurumları, siyaset ve toplumsal elitlerle bağlarının zayıf olduğunu belirten Mau, salgının özellikle 1990’larda yaşanan dönüşüm dönemindeki güçsüzlük ve kontrol kaybı hissini yeniden canlandırmış olabileceğini söyledi.

Mau ayrıca çalışma hayatında sürekli emir alan ve alt kademelerde bulunan kişilerin özel hayatlarında kısıtlamalara karşı daha güçlü tepki gösterme eğiliminde olduklarını belirterek bunu bir tür “telafi mekanizması” olarak tanımladı. 

“Almanya kendisini yeniden icat etmek zorunda”

Mau, siyasi kutuplaşmanın ekonomik koşullardan bağımsız değerlendirilemeyeceğini de vurguladı.

Almanya’nın yedi yıldır gerçek anlamda ekonomik büyüme kaydetmediğini söyleyen Mau, kamu borcunun arttığına ve ekonomik görünümün belirsizleştiğine dikkat çekti. Mau’ya göre Alman sanayisinin uzun yıllar dayandığı üç temel unsur da artık zayıflıyor. Bunları Rusya’dan sağlanan ucuz enerji, ABD’nin güvenlik güvencesi ve Çin’e giderek artan ihracat olarak sıraladı.

“Almanya kendisini yeniden icat etmek zorunda” diyen Mau, ancak siyasi sistemin hareket alanının son derece sınırlı olduğuna dikkat çekti. 

“Demokrasiyi korumak için tasarlanan sistem aşırıcılığı besliyor”

Mau’ya göre Almanya’daki temel paradokslardan biri de burada ortaya çıkıyor.

Alman sisteminin kuvvetler ayrılığı, güçlü hukuk düzeni ve vatandaşların karar süreçlerine müdahil olabilmesini sağlayan mekanizmalarla aşırıcılığa karşı korunacak biçimde tasarlandığını belirten Mau, bugün bu yapıların bir bölümünün ters yönde etki yaratabildiğini savundu.

Mau’ya göre insanların sorunların etkili şekilde çözülemediği hissine kapılması, demokrasiyi aşırıcılıktan korumak amacıyla oluşturulan mekanizmaların bir ölçüde radikalleşmeyi beslemesine yol açıyor. 

Mau, Almanya’nın uzun süreli ekonomik gerileme yaşaması durumunda siyasi sistemin buna nasıl dayanacağının bilinmediğini de söyledi. Çin örneğinin otoriter bir rejimin ekonomik açıdan demokratik ülkeleri geride bırakabileceğini gösterdiğini belirten Mau, insanların ekonomik avantajlar karşılığında otoriter bir sistem altında yaşamayı tercih edip etmeyeceklerinin yanıtı bilinmeyen bir soru olduğunu savundu.

Ekonomik krizlerin aşırıcılığı ve kurumlara duyulan güvensizliği beslediğini belirten Mau, gelecekte krizlerin azalmasını değil, daha da artmasını bekliyor. Mau’ya göre asıl mesele, liberal sistemin ekonomi, siyasi katılım, özgürlük ve hukuk devleti alanlarında sunduğu kazanımları koruyup koruyamayacağı ve bu dayanaklardan birinin zayıflaması halinde sistemin ayakta kalıp kalamayacağı...

Kaynak: Le Monde

:
share
Siteyi Telegram'da Paylaşın
Siteyi WhatsApp'ta Paylaşın
Siteyi Twitter'da Paylaşın
Siteyi Facebook'ta Paylaşın