Hükümet oldukça tartışmalı bir tüzük değişikliği yaptı. Bu değişiklik, belirli hükümlülere avantaj sağlama amacı taşıdığı yönündeki eleştirileri beraberinde getirdi.
Cezaevi Disiplin Yasası altında yapılmış tüzüğün 157’nci maddesini değiştiren hükümet, cezaevi müdürünün “iki yıl veya daha çok hapis cezası çekmekte olan her hükümlünün iyi hali ve çalışkanlığı neticesinde” cezalarının altıda biri oranında bağışlanmasına karar verebileceğine hükmetti.
Cezaevi müdürü, “adam öldürme, taammüden adam öldürme, adam öldürmeye teşebbüs suçları, uyuşturucu madde suçları, soygun suçları ile ırza geçme ve ırza geçmeye teşebbüs gibi suçlardan mahkûm olan hükümlüler” dışındaki her hükümlünün cezasını da üçte bir oranında bağışlayabilecek.
Yani sahtekârsanız, rüşvet almışsanız, görevi kötüye kullanmışsanız, resmi evrakta sahtecilik, tapuda dolandırıcılık yapmış iseniz veya sahte üniversite diploması almışsanız, müdür cezaevinde iyi halinize ve çalışkanlığınıza bakarak sizin cezaevinden bir kuş kadar özgür uçmanıza yardımcı olabilir.
Hükümet bu tüzük değişikliğini yapmadan önce hukuki danışmanı olan Başsavcılık'tan görüş aldı mı? Aldıysa, Başsavcılık bu düzenleme hakkında nasıl bir görüş bildirdi? Henüz bilmiyoruz.
Müdürün iyi hal ve çalışkanlık performansını nasıl değerlendireceği tüzük değişikliğinde belirtilmemiş. Herhalde “Cezaevi Müdürü Performans Değerlendirme Formu” gibi bir form oluşturulacak. Misal, “Müdüre günaydın dedi” +5 puan; “kahveyi şekersiz içti” +10 puan; “koğuşu süpürdü” +20 puan; “Müdürüm siz olmasanız bu cezaevi doğru dürüst çalışmazdı” dedi +50 puan; hükümlü, “Bugün nasılsın?” sorusuna “Çok iyiyim müdürüm” yanıtını verdi, iyi hali gözlemlenen tutukluya +15 puan verildi. Sonuç mu? 100 puan alanın cezasının üçte biri bağışlandı.
İşin mizahi yanı bir tarafa, atanmış bir müdür, yasal zorunluluk da olmadığına göre performans değerlendirme formuna hiç ihtiyaç duymaksızın alacağı bir telefonla istenilen tutuklunun cezasını bağışlayabilecek mi?
Bu düzenlemenin en sorunlu kısmı, mahkemeler tarafından verilen ve kesinleşen hapis cezalarının infazı üzerinde, hükümet tarafından atanan tek bir idari görevliye son derece geniş bir takdir alanı açmasıdır.
Bir cezaevi müdürüne cezanın üçte birine kadarını bağışlama yetkisi tanınması, eşitlik, öngörülebilirlik, yargı bağımsızlığı, cezaların caydırıcılığının azaltılması ve güçler ayrılığı bakımından ciddi sorunlar doğurur.
Bence tartışılması gereken bir başka nokta, bir hukuk devletinin sınırlarının esnetilebileceğine ilişkin oluşan kurumsal ve siyasal iklimdir.
Geçen yılın sonunda Yüksek Mahkeme'nin yerleşik içtihattan uzaklaşarak kamuoyunda yoğun tartışma yaratan bir ceza indirimi kararı vermesi, yürütmeye mahkeme kararlarının etkisini idari düzenlemelerle azaltabileceği yönünde bir zemin hazırlamış olabilir mi?
Yüksek Mahkeme, 24 Aralık 2025 tarihli oy birliğiyle verilmiş kararında Tekin Arhun’a verilen dört yıllık hapis cezasını iki yıla indirdi. Kararın en dikkat çekici yönü, Mahkemenin “resmi belge” kavramını yorumlarken 1939 tarihli, İngiliz sömürge dönemine ait yargısal bir tartışmaya dayanması ve 1997 tarihli yerleşik Yüksek Mahkeme yaklaşımından farklı bir sonuca ulaşmasıydı.
1939 tarihli karar, Kıbrıs’taki İngiliz Valisi Sir Herbert Richmond Palmer’in halka açık satışa sunulan bir kitaba yazdığı ön sözün “resmi evrak” sayılıp sayılmayacağına ilişkin bir iftira davasındaki değerlendirmeden doğmuştu. Tekin Arhun dosyası ise resmi evrakta sahtecilik suçlamasıyla yürütülen bir ceza yargılamasıydı. Bir kitap ön sözü bağlamındaki 87 yıllık, dönemin İngiliz Valisi’ni koruyan bir sömürge yorumu, günümüzde görülen bir ceza davasında KKTC Ceza Yasası’nda resmi belge tanımı yapılmadığından hareketle cezanın yarıya indirilmesine yol açan bir gerekçeye dönüşmüştü.
Elbette bir istinaf mahkemesi, hukuki hata tespit etmesi halinde cezayı indirebilir. Buradaki temel mesele, ceza indirimi yapılması değil, indirimin dayandırıldığı hukuki yorumun tutarlılığı, öngörülebilirliği ve yerleşik içtihatla ilişkisidir. Özellikle daha önce benzer nitelikte suçlardan ötürü aleyhine karar verilmiş bir iş insanının cezasının bu yorumla yarıya indirilmesi, adaletin herkese eşit uygulandığına ilişkin toplumsal güven bakımından daha hassas bir tablo yaratmıştır.
Bu kararın oluşturduğu hukuki iklim, hükümete böyle bir düzenlemeyi yapma cesareti vermiş olabilir mi?
Hükümetin böyle bir tüzüğü çıkarmaya cüret edebilmesinde, yargının daha önce kamuoyunu ikna etmeyen ve cezanın yarıya indirilmesiyle sonuçlanan bir yorum ortaya koymasının yarattığı ortamın etkili olduğu görüşü göz ardı edilmemelidir.
Yargının tartışmalı ve çok eski bir emsal tercihiyle cezanın etkisini azaltması ve hemen sonrasında yürütmenin cezaların infazını idari takdire açması, hukuk devleti açısından birbirinden bağımsız iki olaydan daha fazlası olarak görülmelidir.
Nitekim bir hukuk devleti yalnızca yasaların ve mahkeme kararlarının varlığıyla oluşmaz; bu kararların tutarlı, gerekçeli, öngörülebilir ve herkes için eşit uygulanmasıyla ayakta kalır.
Yargı hukuk sınırlarını tartışmalı biçimde esnettiğinde, yürütmenin de aynı sınırları daha ileriye taşımaya çalışması şaşırtıcı değildir. Bu nedenle her iki karar da kişilerden bağımsız olarak, KKTC’de hukuk devleti ve güçler ayrılığı bakımından açıkça ve cesaretle tartışılmalıdır.
Bu şartlar altında tüzük hakkında Anayasa Mahkemesi'ne başvuru yapılması elbette gerekir. Ancak yargımız açısından dikkat çekici olan, daha önce verdiği bir kararın sonuçlarının, bundan yararlanmak isteyenler sayesinde dönüp yargının önüne yeni bir hukuk devleti tartışması olarak gelecek oluşudur.
Kıssadan hisse: Bir hukuk devletinde her emsal karar, yalnızca yargıçların önündeki dosyayı biçimlendirmez, yarının idari ve siyasi tasarruflarını da şekillendirir.













Yorumunuz